loader
Advert

ESERDE YAŞAYAN RUH

Artuklu döneminden kalma bir cami bahçesinin avlusunda iki adam oturmuş konuşuyorlar. Biri caminin imamı, diğeri de benim. Önceden tanışmışlığımız yok. Kendiliğinden oluşan muhabbet zeminde, gayet sakin ve kibarca söyleşiyoruz işte.

İki yıl boyunca kaldığım şehirde, Artuklu Camiini ilk defa görüyordum. Dinlenecek yer ararken önüme çıkması tamamen tevafuk oldu. Caminin iç avlusu ile bahçe arasında yer alan dört beş metrekarelik havuzu görünce, çölde vaha görmüş susak insanlar kadar sevindim desem, abartmış olmam. Taş kaldırımdan geçip vardım havuz kenarına, avuç avuç suyu boca ettim başımdan aşağı.   
Sonradan eklenen fıskiyeden püsküren sudan olsa gerek, etrafı serindi. Yan yana duran üç salkım söğüdün dalları yerlere kadar inmiş ve özenle budanmıştı uçları. Atların yelelerini andırıyordu dallar. Daha önce yerlerinde farklı ağaçların ömür sürdüğü muhtemeldi. Çünkü duvar diplerinde, toprağa saplamış köklerin tutunduğu kesik gövdeler duruyordu öylece.
Havuzun az ilerisinde duran büyük kayanın pürüzsüz yüzeyindeki birkaç işaret dikkatimi çekti. Yakından bakıp anlamlandırmaya çalışırken imam da yanıma kadar gelmişti. Derin bir merakla kayayı incelerken onun gelişini fark etmemiştim. Metal kemerlerle korumaya alınan kayanın bir güneş saati olduğunu imamdan öğrendim. Vakit tayini, güneşin günlük hareketi sırasında oluşan gölgenin açısı, boyu ve daha bilmediğimiz birkaç özelliği ile bu güneş saati vasıtasıyla yapılıyordu. Sistem eskiydi ama oldukça verimliydi. Kayanın üzerindeki çentiklerin, küçük kanalların ve geometrik şekillerin ne işe yaradığını pek anlamasak da güneş saati hala işlevini sürdürüyor. 

İşin aslı bugün arkadaşlarla sinemaya gidip birlikte film izleyecek ardından da yemek, yiyecektik. Ama vakti şaşırıp evden epey erken çıkınca yaz güneşinden payımı aldım. Kan ter içinde kalmış, nereye sığınacağımı şaşırmıştım. İnce uzun binaların gölgelerini takip ederek ara sokaklara daldım. Burası değil orası, yok daha ötesi derken nihayet camiye kadar geldim.
Diyarbakır’ın beş altı ay süren sıcağı çekilir şey değil doğrusu. Gün ışımaya başladıktan sonra akşama kadar kavurucu sıcaklık her yeri esir alır. Gölgede bile olsanız vücudunuz gevşer, eridiğinizi sanırsınız. Civarda doğup büyümüş biri değilseniz, çalışamazsınız. Soğuk içecekler hararetinizi dindirmez. Durum böyle olmasına rağmen, şehrin, insanı kendine bağımlı kılan büyülü bir havası ve size yabancılık çektirmeyen bir aşinalığı var. Oraya ilk gidişinizde bile, sanki hep orda yaşamışsınız gibi bir aidiyet duygusu ile baş başa bulursunuz kendinizi. Böyle samimi duygular içinde konuşuyoruz imamla.
Aramızda pek yaş farkı yok. İnce siyah sakalı var. İlmi edepten dolayı, kollu ama ince bol giysiler giyinmiş.  Sakin hareketlerine rağmen bir panter kadar çevik olduğu kesin. Aylarca yüzüne karşı konuşsanız, sizi hiç kırmayacak türden mülayim bir delikanlı. Özenilecek derecede kendini yetiştirmiş imama gıpta ettim doğrusu. Edindiği bilgilere duyduğu saygıdan dolayı muhatabının da ona saygı duyması bir sevk-i tabidir. Bu tarz insanlar insanın kalbine hitap ederler ki sayıları pek fazla değildir. Her muhitte ya az bulunur ya da hiç bulunmazlar!

Suyun ne büyük medeniyet olduğunu bir kez daha idrak etmiş, tarih boyunca Nil’in, Fırat’ın, Dicle’nin ve sair nehirlerin kenarına yerleşen insanoğlunu hatırlamıştım. Camii ile ilgili bir iki zayıf soru sorunca, imam memnun kalacağım bir teklifte bulundu:
“Anlaşılan bu caminin tarihini bilmiyorsun. Dilersen anlatayım sana hikâyesini.”
Önce “tarih” sonra “hikâye” dedi. Evet, tarihi belliydi ama hikâyesini çok merak ettim. O saatine bakarken ben de memnuniyetle dinleyeceğimi söyledim. Anladığım kadarıyla ezan vaktine ne kadar kaldığını kontrol etti. Bana döndü ve anlatmaya başladı:

“Artukluların bölgede hüküm sürdükleri dönmede, bir gün şehre üç delikanlı gelir. Surların dibinde nöbet bekleyen askerlerden içeri girmek için izin isterler. Niyetleri geceyi burada geçirmektir. Ancak askerler hemen izin vermezler. Çünkü gençlerin durumundan biraz işkillenirler.
Gençler Arap değiller ama binekleri son derece asil Arap atlarıdır. İri cüsseli atların koşumları parlak deriden yapılmış, bağlantı yerlerinde aşağı sarkıtılan uzun örükler ince bileklerine kadar iniyormuş. Böyle cins atlar herkeste bulunmazdı. Hurçlar el işi gümüşdesenlerle süslüymüş. Üç delikanlının giyim kuşamı asil ve zenginlere has tarzdaymış. Askerler onları sorgulamak yerine, surun iç kısmında bekleyen komutanlarına haber verirler. Komutan durumu öğrenmek için çıkagelir. Ayaküstü birkaç sualden sonra gençlerin yabancı ve birer asilzade olduklarını kendilerinden öğrenir. Yanlarında yüklüce altın para vardır. Dediklerine göre, Çin’den Hint’e oradan da Akdeniz’e uzanan eski kral yolunda keyiflerince bir seyahat niyetinde imişler. O an için komutan durumu olduğu gibi kabul ediyor ve iki asker refakatinde onları kervansaraya gönderiyor. Üç delikanlı gittikten sonra, onları rahatsız etmemek şartıyla, tedbir amaçlı onları uzaktan gözetleyecek birini hemen görevlendiriyor.”

Merakım yine ağır bastı araya girdim:
“Daha sonra kim oldukları, nerden geldikleri öğrenilmiş mi?”
“Hayır, kimse nerden geldiklerini ve hangi milletten olduklarını öğrenemedi. İşte o gece handa rahatlık içinde uyumuşlar. Ertesi sabah pazar yerini sorup çıkmışlar. Onları gözetleyen asker, durumlarında şüpheye sevk edecek bir hal görmediği için yanlarına gitmiş ve onlara rehberlik yapmış. Delikanlılar, gönüllü rehberlerinden kendilerini gezdirmesini isterler. O da bu teklifi canına minnet bilerek düşüyor önlerine, surun içinde ve dışında gün boyunca her tarafı dolaştırıyor.

Akşama doğru, gayrimüslimlerin olduğu muhite geldiklerinde rehberleri görev yerine dönmesi gerektiğini söyleyerek onlardan ayrılır. Üç arkadaş yemek ve gecelik konaklama için yer bakarken kendilerini şatafatlı bir konakta bulurlar. Dicle’nin kıyılarında yetiştirilen üzümlerden mamul mezeler çömlek sürahilerle masalarına servis edilir. Bol bol taze kuzu eti ile birlikte iki sürahi şarabın da dibi görünür. Paranın kokusunu alan hafif meşrep kadınlar etraflarında fır dönerler. Sarhoşluğun etkisiyle iradesi gevşeyengençler gece boyunca günaha gark olmuşlar. 

Şehrin denetimi Müslümanların elindeydi. Adil yöneticilerin korkusundan olmasa, o gece son kuruşuna kadar soyarlardı. Neyse ki yeni güne selametle uyanmışlar. Geceden kalma yorgunluk ve baş ağrılarının yanı sıra içlerinden birinin canı, geride bıraktıkları gece için felaket biçimde sıkılmış. Bu şahsın adı Saruhan imiş. Diğer iki şahsın adı sanı bilinmiyor. Günün öğle vaktine doğru arkadaşlar yola ne zaman çıkacakları konusunda istişare etmişler. Saruhan, bir sonraki günün kızıl aydınlığında yola çıkmayı teklif etmiş. Ancak diğer iki arkadaşı ona katılmamışlar. Birkaç gece daha kalıp yeme içmenin keyfini çıkarmak istemişler. Sonunda vardıkları karara göre, üç gün sonra şehre girdikleri kapıda buluşup yola çıkacaklarmış. Böyle bir karara sebep olan şey, Saruhan’ın onlara geceleri eşlik etmek itemeyişi olmuş. 

Şehrin bundan başka altı kapsı daha varmış. Ki o kapıların hepsi de bugün hâlâ yerli yerinde duruyor.
Neyse, Saruhan üç gün boyunca çok fazla dışarı çıkmamış. Her ne kadar havanın sıcaklığı bahane görünse de arka planda işlediği günahların pişmanlığı varmış. Tayin ettikleri gün geldiğinde, buluşma yerine ilk giden Saruhan olmuş. Nerdeyse bütün gün beklemesine rağmen arkadaşları gelmemiş. Hisleri ona hiç gelmeyeceklerini söyleyince güneşin battığı yöne doğru sürmüş atını. Bir saat kadar mesafe kat ettikten sonra yol üzerinde muhteşem bir cami görmüş.

Atını dışarıda bağlayıp içeri girmiş ama bir daha da çıkmak istememiş. Etrafında birkaç ev bulunan caminin içi koskoca bir şehirden daha ferah, daha geniş, daha huzur verici gelmiş. İçerde ders gören medrese öğrencileri ona çok dostane davranmışlar. Dışarıdaki kuraklığa rağmen iç kısımda, tek kaynaktan beslenen basamaklı havuzlar Allah’ın bahşettiği eşsiz bir nimetti. Delikanlı dış avluya çıkıp biraz oturmuş. Oradan Diyarbakır’a uzun uzun bakmış. Kendi kendine ‘Bu şehri terk ederken ardımda günah dolu bir gece bıraktım, yazıklar olsun bana.’ demiş. İşte tam o sırada, hatasını telafi edeceğini düşündüğü iyi bir fikir gelmiş aklına. Bir adım daha öteye geçmeden hemen şehre dönmüş.

İşte kardeşim, bu içinde bulunduğumuz camii o iyi fikrin bir meyvesidir. Saruhan adındaki delikanlı şehre tekrar döndüğünde yönetimde bulunan Mir’le görüşüp izin almış. Yanındaki altın paraları caminin yapımı için sarf etmiş. O da yetmemiş, iş bitinceye kadar bizzat kendisi de çırak olarak çalışmış. On yıl kadar Diyarbakır’da kaldıktan sonra eski dostlarını bulmuş ve tekrar yola çıkmış. Ama bu sefer kendi memleketlerine dönmek üzere…
Saruhan ve iki arkadaşı, Dicle’nin karşı yamacına vardıkları zaman dönüp şehre bakmışlar. İki arkadaş derinden ‘of…of…’ çekmişler. Bunun bir pişmanlık mı yoksa geride bırakılanlara duyulan özlem mi olduğunu kimse bilememiş. Ancak Saruhan yaptırdığı bu caminin göğe doğru yükselen dört minaresini görünce, nasibinden dolayı Rabbine şükretmiş. Kalbi huzurla dolup taşmış. Gönül rahatlığı ile yoluna revan olmuş…
 O günden bu yana Allah’a kulluk eden insanlara hizmet ediyor bu camii. Ben de cami ve cemaate hizmet eden son halkayım. Bakalım bizden sonra burada kimler hizmet edecek!...”
İmam ezan okumak için içeri geçti. Ben olduğum yerde epeyce daha kaldım.

Gördüğüm cami ve duyduğum kısa hikâye kalbimin gündemini belirlemişti. Artık sinemaya gitmeyecektim. Çünkü bütün gün aynı duygu ve düşüncelerle meşgul olmak istedim. Yeryüzünün kullanılan en eski malzemesi olan duvar taşlarının içinde yaşayan bir ruh vardı. Yüzyıllar önce bir adamı değiştiren düşünce galiba beni de değiştiriyordu!...
Yeryüzünde insanlığa mesken olmuş nice kadim şehirler vardır. Bu şehirler, binleri aşan asırlara tanık olmuş ve birbirinden farklı kültürlere, inançlara, insanlara ev sahipliği yapmıştır. İmparatorlukları temsil ettikleri gibi bazen sürgünlerin sığındığı viranelere de dönmüşlerdir. Savaşlara sahne oldukları gibi medeniyetlerin de zirvesini görmüşlerdir. İhtişamından sefaletine kadar, her dönemin tanık olarak geride bıraktığı izlerden oluşan bu kült şehirler daima esrarengiz bir hava taşırlar. 

Köşe başlarında kabartması eskimiş biçimli taşlar, çıkmaz sokakları ardında kalan ve ilginç mimari özellikleri olan kiliseler, havralar, çok katlı evlerin arasında sadece minaresi görünen camiler, son devirlerin izlerini taşırlar. Şehirlerin altında kalan milyon yıllık temeller artık ulaşılamayacak kadar derinlikte kalmış. Her yeni nesil bir önceki devrin üstüne inşa etmiş şehrini. Birçok tarihi kalıntı zamanla yeni yapılar içinde boğulup giderken bazıları hala mukavemet gösteriyor. Onlardan öyleleri var ki, hala muhteşem özellikleri ile “Ben buradayım ve görevime devam ediyorum.” der gibi mimariye de zamana da galip gelirler. Onları ayakta tutan bir ruh var; samimiyet ve teslimiyet. Diyarbakır’da bunlardan birine tanık olmak, tarifsiz bir keyif oldu… (…)

 

 

 

foto
Yazar: HALİT ŞAVLI
YORUM YAPIN(üye olmadan da yorum yapabilirsiniz)
Yorumla
İptal